Site Aletleri


Babil Mitolojisi

Babil , Sümer ve Sami inançlarını bir potada karıştırmış , bir senteze ulaşmış ve günümüz uygarlığına kadar etkili olmuştur. Sümer etkisinin yayılmasında da en büyük rolü Babil oynamıştır. Babil, Sümer inançlarının isim değiştirerek devam etmesi gibi farklı inançların da birleştiği, geliştiği bir yer olmuştur. Eski tanrılara olan inançlar isimler değişse de devam etmiş, günlük yaşama ait inançlar da gelişmiştir.

Gökyüzü tanrısı Anu, hava tanrısı Enlil ve yeryüzü tanrısı Ha gibi en büyük üç Sümer tanrısı, Babil ilahları arasında da yer almışlardır. Daha sonra Marduk, hem Ea'nın oğlu olduğundan doğuştan gelen haklara, hem de onun olağanüstü yeteneklerine sahip olarak doğdu. Marduk, tanrılar meclisine girer girmez, tanrılar ona yeryüzünde Enlil'in rolünü verdiler, böylece Enlil güç ve eylemden yoksun, sadece addan ibaret kalan bir tanrı haline geldi. Marduk en üstün tanrı mertebesine ulaştı. Marduk'a evreni yaratma, faaliyet halinde tutma şerefi ve esas amaçlan tanrılara hizmet etmek olan insanları yaratma onuru verildi. Bütün tanrılar ve ölümlüler, Marduk'un emirlerine itaat ettiler. Marduk dinsel bir devrim sonucu iktidara ulaştı ve onun zaferi evrende yeni bir düzen, yeni bir bakış açısı ortaya çıkardı. Sümer tanrıları, genellikle temsil ettikleri gökler, kara ve su gibi kişiliklerle evreni oluşturan özün bir parçasıydılar. Marduk, onlara yeni roller verdiğinde, evreni, Babillilerin tanıdığı gibi yarattı. Zaten var olan elementleri (tanrıları), kaosun içinden bir düzen ortaya çıkacak şekilde düzenledi.

Marduk'un, yeni düzeni eskisinin yıkıntıları üzerine kurması da dikkat çekicidir. Marduk, yeni, erkek egemenliğine dayanan, ataerkil bir dinin, kadınların egemen olduğu anaerkil bir dinin üzerindeki zaferiydi. Büyük Tanrıça ya da Ana Tanrıça olan ve bütün temel tanrılara yaşam veren Tiamat, şimdi tanrıların düşmanı haline gelmişti. Eskiden iyi olan ve çocuklarının yaşamını koruyan Tiamat, şimdi kötüleşmiş, bu çocukları yok etmeye çalışıyordu. Eskiden en iyi tanrılara hayat vermişken, şimdi canavar ve şeytanlara hayat veriyordu. Geçmişte kocası ve çocuklarından daha güçlüyken, şimdi güçlü sihirlerine karşı bağışıklığı olan yeni bir tanrı tarafından yenik düşürülmüştü.

Marduk'un gücüyle, kaosun içinden düzen, ölü maddeden yaşam ortaya çıktı ve her yıl doğa yenilendi. Yine de Marduk'un iktidarı altında bile evren ve içindeki tanrılar önceden kestirilemez ve onlara güvenilmezdi. Hatta en güçlü kral bile basan için tanrıların yardımına ve iyi niyetine muhtaçtı. Bir kral için bile ölümden sonraki yaşam, yeryüzündeki icraatları için ödül değil, sadece karanlık, toz, yoksunluk ve ebedi sıkıntılar vaadediyordu. Eğer insanlar arasında en nüfuzlusunun böyle bir kaderi varsa, sıradan insanların kaderi daha iyi olamazdı. Dolayısıyla Babillilerin zamanında insanlar, güvenliğin ve umudun eksik olduğu bir dünyada, yaşamlarında yapabileceklerinin en iyisini yapmak zorundaydılar.

Babil'in yeraltı tanrıları, en iyi durumda “müphem” sayılabilecek özellikler sergiler. “Karanlıkların kraliçesi” Ereşkigal'dir. Önceden bir gökyüzü tanrıçasıyken, canavar Kur tarafından zorla kaçırılarak ölüler diyarına indirilmiştir ve orda Kur'un eşi olarak tahta çıkmıştır. Tahtını, Enlil'in oğlu ve aslında bir güneş tanrısı olan Nergal ile paylaşır. Nergal, silah olarak sıcağı ve yıldırımları kullanarak ölüler diyarına (yeraltı dünyasına) iner ve Ereşkigal'i yok etmekle tehdit eder. Ereşkigal yok olmaktan kurtulabilmek için onunla evlenmeye razı olur. Bu karanlık ilahlar yıkım, salgın hastalık, savaş ve ölüm tanrılarıdır; bununla birlikte, her ikiside ikircikli özelliklerini gerek işlerinde (Nergal aynı zamanda iyileştirici tanrıdır) gerekse ölüler diyarına düşen gök tanrılar olarak kökenlerinde göstermektedirler. Yıldızların tanrıçası İştar (Sümer-İnanna) kız kardeşi olan Ereşkigal, onun kökteşidir ve İştar'ın ölüler alemine inişiyle ilgili ünlü mit bu ilişkiyi doğrulamaktadır.

İştar tam olarak bilinmeyen nedenlerden dolayı ölüler alemine iner -olası ki yeraltı dünyasını yönetmeyi arzulamıştır. Ancak, anlaşılabilir nedenlerden dolayı kız kardeşi Ereşkigal'in, bu cesareti yüzünden ona kızacağından ve onu yokedeceğinden korkar. Yedi kapıdan geçmesi gerekir ve geçtiği her kapıda onu bir demon karşılayarak giysilerinden bir parça soyar. En sonunda “Çırılçıplak ve dizlerinin üzerinde, Ereşkigal'le, Alt Dünya'nın en korkulan yedi yargıcı Annunaki'nin huzuruna getirilir. Ölüm dolu bakışlarını onun üzerinde toparlar ve o an bedeni bir cesete dönüşür; cesedi bir direğe asılır.

İştar öldüğünde, yukarıda tüm yeryüzünün dölü kesilir. Enki'nin yardımıyla İştar yeniden canlanır, ancak ölüler aleminin kuralı odur ki, kendi yerine bir kurban bırakmadan hiç kimse yaşama geri dönmeyecektir. İştar yukarıya geri döndüğünde, kocası çoban Tammuz'un yaşadığı Kullab'a gider. Temmuz (Sümerlilerde Dumuzi), onun yokluğuna yaz tutmak bir yana, hükümdar olmanın zevkini çıkarmaktadır. İştar ona “ölümün gözü”yle bakar ve onu hiç bir zaman dönmeyeceği ölüler aleminin demonlarına teslim eder. Cehennem burada yanlızca ölümün hüküm sürdüğü bir bölge değil, aşk ve doğurganlık tanrıçasını tutsak ettiğinde, dünyada kuraklık ve kısırlığa da yol açabilen bir güçtür.

Büyücülük ve falcılık Babil'de de büyük önem kazanmış, geliştirdikleri yöntemlerle Babil'li kâhin ve büyücüler İlk Çağ boyunca popüler olmuşlardır. Örneğin kehanet yöntemi olarak, kurbanın ciğerine bakmak, su üzerinde yağa bakmak, tütsü dumanından anlam çıkarmak, kuşların hareketlerini izlemek gibi yöntemler Babil'de kullanılmıştır.

Mircea Eliade, Mezopotamya büyülerinde Lapis Lazuli'nin önemli bir yeri olduğunu belirtmektedir. Özellikle de koyu mavi ve “yıldızlı” görüntüsü ile bu taş gökyüzünün ufak bir modeli olup, gökyüzü güçlerini barındırmaktadır. Bunun gibi - günümüzde olduğu şekliyle- bir çok taşın gizli güçleri olduğuna inanılıyordu. Bu taşlar ayrıca ölü armağanı da olarak mezarlara konmaktaydı. Bunlara arasında en ilginçlerinden biride lapis lazuli balıktır. Bazı ritüellerde balık kıyafeti giyildiği ve bunun Marduk ile alakalı olduğu düşünülürse balık biçimli bu taşın ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılır.

Bu tür inançlar günlük hayatta da büyük rol oynamış ve Babilliler, kötü ruhlardan korunmak ve şans elde etmek için tanrı ve tanrıçalara karşı olan görevlerini ihmal etmemişlerdir. Hatta sıradan insanların tapınağın özel bölümlerine girmesi yasak olduğu halde , büyük coşku ile özel törenleri izlemişlerdir.

Babil'de, Sümer'de olduğu gibi, yeni yıl bayramı çok önemliydi. Akitu diye adlandırılan bu bayram, Babil'de çeşitli dönemlere bağlı olarak çeşitli zamanlarda kutlanmıştır. Bu bayramın hem sonbaharda hem de ilkbaharda da kutlandığı görülmüştür.

Hammurabi zamanında yeni yıl bayramı Nisan'da kutlanmıştır. On iki günlük bir törenle kutlanan bu bayram bazı şehirlerde Marduk adına kutlandığı gibi Borsippa gibi şehirlerde de Marduk'un oğlu Nabu adına kutlanmıştır. On iki günlük kutlamalar sırasında çeşitli törenler yapılmaktaydı. İkinci gün başrahip erken kalkıp, Fırat nehri sularında yıkanmaktaydı, sonra da giyinerek Marduk tapınağına gitmekte, burada dua etmekteydi. Törenlerin en önemli bölümlerinden biri de tanrı Bel-Marduk'un ölüm ve yeniden dirilme ritüeliydi. Bu, bir çok kültürde ortak olan , tanrının ölmesi ve yeniden dirilmesi ya da yeraltı dünyasına inmesi ve yeniden yeryüzüne çıkması ritüelinin bir versiyonudur ve mevsimlerin döngüsü ile alakalıdır. Törenlerin yedinci gününde Marduk kaybolmakta ve sekizinci günde tekrar ortaya çıkmaktadır.

Yaratılış

Babil’in yaratılış destanı Enuma Eliş, tanrıların düşüşünü ve aralarındaki ilk yabancılaşmayı, diğer pek çok dinde rastlanan büyük tanrılarla genç tanrılar arasındaki savaşları anlatan hikayelere benzer bir öyküyle aktarır. Evrensel boşlukta ilkin erkek dev Absu’yla dişi dev Tiamat varmış, bunların birleşmesinden erkek yılan Lakamu meydana gelmiş, yılanların birleşmesinden de gökyüzü tanrısı Anşar’la yeryüzü tanrısı Kişar doğmuş, yeryüzüyle gökyüzü birleşerek Anum, Enlil ve Ea’yı doğurmuşlar. Böylelikle sessizlik bozulmuş ve evrende gürültü başlamış. Sessizliğe alışık olan Absu’yla Tiamat bu gürültüden tedirgin olmuşlar. Absu, bütün yarattıklarını yoketmeye karar vermiş, çocuklarının yok olmasını istemeyen Tiamat her ne kadar ona karşı koymuşsa da dinletememiş. Ne var ki büyükbabasının bu kararını sezgileyen Ea bir büyüyle onu yoketmiş. Kocasının yokoluşuna çok üzülen ve o oranda da çok kızan Tiamat bir canavarlar ordusu kurarak öcalmak ve bütün tanrıları yok etmek istemiş. Tiamat dehşet verici yaratıklardan -akrep adamlar, kentaurlar ve başka korkunç yaratıklar- oluşan bir demon ordusunun başına komutan olarak konkunç dev Kingu’yu getirmiş ve kader ipleri’ni de onun eline vermiş. Tanrılar önce korkudan titremişler, sonra çaresizlik içinde kendilerini savunmaya karar vermişler. Önce Anum ve sonra Ea savaşı yönetmeyi denemişlerse de becerememişler ve korkup kaçmışlar. Tiamat’la başa çıkamayacaklarını anlayan tanrılar sonunda Marduk’a başvurmak zorunda kalmışlar. Marduk, kendisini bütün tanrıların başkanı yapmaları ve kaderin iplerinide kendisine vermeleri şartıyla başkomutanlığı kabul etmiş. Anum’un diplomasi yolunu denemesine karşın Marduk güç kullanmayı seçer ve kadın ceddine alevler, fırtınalar ve şimşeklerle saldırır. Tiamat onu yutmak üzere ağzını açar(kaos, her şeyi silip süpüren dişi, düzen ilkesini yutarak, yeniden soğurarak, onu ilk çıktığı yer olan ana rahmine geri göndererek yok etmeye çalışmaktadır), ancak Marduk, fırtınanın rüzgarını onun ağzından içeri sokarak midesine gönderir ve bedeninin acılar içinde şişmesine neden olur. Tiamat gücünü kaybettiği bir anda Marduk okunu çeker ve onu öldürür. Kozmosu meydana getiren, hayat veren su aynı zamanda yok edilmesi gereken kaos, yani Tiamat’tır. Kingu ve ordularını fazla zorlanmadan alt eden Marduk, Tiamat’ı ikiye böler(yani Kozmos’u ayırır), bir yarısını gökyüzüne yerleştirir ve kendisi ve diğer tanrılar için bir saray inşa eder. Marduk şimdi evrenin örgütlenmesini, kozmosun yaratılışını tamamlar ve fiziksel dünyayı meydana getirdikten sonra, insanı yaratmaya koyulur. İnsanı tek bir amaç, kendisine ve diğer tanrılara hizmet etmesi için yaratmıştır: Bu nedenle, insanın başlıca görevi, tanrılara kurban sunmak ve tapınaklarda çalışmaktır. Tuhaf olan şudur ki, Marduk insanları Kingu’nun kanından yapmıştır. Bu konuyla ilgili insanın düşmüş doğasının, atalarından, Tiamat’ın oğlu olan bu kötü prensten kaynaklandığı söylenebilir.

Babil’in yeraltı tanrıları, en iyi durumda “müphem” sayılabilecek özellikler sergiler. “Karanlıkların kraliçesi” Ereşkigal’dir. Önceden bir gökyüzü tanrıçasıyken, canavar Kur tarafından zorla kaçırılarak ölüler diyarına indirilmiştir ve orda Kur’un eşi olarak tahta çıkmıştır. Tahtını, Enlil’in oğlu ve aslında bir güneş tanrısı olan Nergal ile paylaşır. Nergal, silah olarak sıcağı ve yıldırımları kullanarak ölüler diyarına(yeraltı dünyasına) iner ve Ereşkigal’i yok etmekle tehdit eder. Ereşkigal yok olmaktan kurtulabilmek için onunla evlenmeye razı olur. Bu karanlık ilahlar yıkım, salgın hastalık, savaş ve ölüm tanrılarıdır; bununla birlikte, her ikiside ikircikli özelliklerini gerek işlerinde (Nergal aynı zamanda iyileştirici tanrıdır) gerekse ölüler diyarına düşen gök tanrılar olarak kökenlerinde göstermektedirler. Yıldızların tanrıçası İştar (Sümer-İnanna) kız kardeşi olan Ereşkigal, onun kökteşidir ve İştar’ın ölüler alemine inişiyle ilgili ünlü mit bu ilişkiyi doğrulamaktadır. İştar tam olarak bilinmeyen nedenlerden dolayı ölüler alemine iner -olasıki yeraltı dünyasını yönetmeyi arzulamıştır. Ancak, anlaşılabilir nedenlerden dolayı kız kardeşi Ereşkigal’in, bu cesareti yüzünden ona kızacağından ve onu yokedeceğinden korkar. Yedi kapıdan geçmesi gerekir ve geçtiği her kapıda onu bir demon karşılayarak giysilerinden bir parça soyar. En sonunda “Çırılçıplak ve dizlerinin üzerinde, Ereşkigal’le, Alt Dünya’nın en korkulan yedi yargıcı Annunaki’nin huzuruna getirilir. Ölüm dolu bakışlarını onun üzerinde toparlar ve o an bedeni bir cesete dönüşür; cesedi bir direğe asılır. İştar öldüğünde, yukarıda tüm yeryüzünün dölü kesilir. Enki’nin yardımıyla İştar yeniden canlanır, ancak ölüler aleminin kuralı odur ki, kendi yerine bir kurban bırakmadan hiç kimse yaşama geri dönmeyecektir. İştar yukarıya geri döndüğünde, kocası çoban Tammuz’un yaşadığı Kullab’a gider. Temmuz(Sümerlilerde Dumuzi), onun yokluğuna yaz tutmak bir yana, hükümdar olmanın zevkini çıkarmaktadır. İştar ona “ölümün gözü”yle bakar ve onu hiç bir zaman dönmeyeceği ölüler aleminin demonlarına teslim eder. Cehennem burada yanlızca ölümün hüküm sürdüğü bir bölge değil, aşk ve doğurganlık tanrıçasını tutsak ettiğinde, dünyada kuraklık ve kısırlığada yol açabilen bir güçtür.

Mezapotamya demonları genellikle tanrılardan daha az saygınlığa ve güce sahip ikincil derece düşman ruhlardı. Zaman zaman Tiamat’ın zürriyetinden oldukları kabul edilse de, daha sık olarak üst-tanrı Anum’un çocukları olarak düşünülürlerdi. Dehşet verici Anunnaki’ler ise cehennemdeki ölülerin gardiyanlarıydı. Etimmu mutsuz ölenlerin hayaletleriydi. Utukku çöllerde ya da mezarlarda yaşardı. Diğer kötü ruhlar, salgın hastalıkların demonları, karabasanların demonları, baş ağrılarının demonları, fırtınaların demonları(Pazuzu) gibi ve çeşitli hastalıkların demonlarıydı. Bu demonların en korkunçlarından biri de Lilitu’dur. Lilitu geceleri dolaşıp “succubus” olarak erkeklere saldıran ya da onların kanını içen frijit, kara kuru, kocasız “umutsuzluk bakiresi”ydi. Labartu, iki elinde birer yılan taşırdı ve genellikle bir köpek ya da bir domuz eşliğinde dolaşarak, çocuklara, annelere ve dadılara saldırırdı. İnsanlar bunlardan korunmak amacıyla muskalardan, efsunlardan, demon kovma dualarından ve diğer büyülerden yararlanırlar, ancak özellikle de kendi koruyucu tanrılarına özenle ibadet ibadet edip onların sevgisini kazanmaya çalışırlardı.